
Onlar kuyrukta bekleşirler. Ekmek dükkânı önünde dikilen insanlar gibi sıra hâlinde dizilip beklerler.
Her birinin elinde kendi yüreği. Aylarca, yıllarca bekler; yağmur, kar altında beklerler.
-Ben buralıyım, bana müsaade edin, demez hiçbiri.
-Ben emekliyim, bana müsaade edin, diye sızlanmaz hiçbiri.
-Ben filân savaşa iştirak ettim, gaziyim diye hiç kimse sesini çıkarmaz.
Onların içinde imtiyazlı olanlar yoktur. Takke takanı da, frak giyeni de hiç konuşmadan öylece durur.
Bu durumu ilk bakışta lâkaytlık olarak değerlendirmek mümkündür; ancak onların görünüşüne dikkatle bakan kimse, bir şeyi hemen farkeder: Heykeller birbirlerini tanımak için kısık gözlerle bakarlar; takkeli şair yüzünü buruşturarak “ben bunu acaba nerede görmüştüm”, der gibi frak giyen şairi, fraklı şair de aynı şekilde onu süzer.
Heykeller sırada bekleşirler. Fakat niçin beklediklerini hepsi unutmuş: Hepsinin dikkati bir şeye, birbirlerini tanımaya çevrilmiş.. Hakikaten birçok heykelimiz nereye ve niçin geldiklerini bilmiyorlar. Kimdir onları küçük bir çocuk gibi ellerinden tutup getiren ve “burada bekleyin, ben hemen döneceğim”, dedikten sonra kaybolan… ve hiç geri dönmeyen? Heykel ise bırakıldığı yerde yabancı, yanındaki adamı tanıyamadığı için avare bir şekilde bekler.
Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir ki talihli heykeller, bulvarda yalnız kendisi durur. Evet, hayattaki garip felsefe, heykeller için de geçerlidir: Büyük adam, daima yalnızdır. Hatta diğer heykellerin sırada bekleşmelerinden farklı olarak o, kendisinin vatanında mı, yoksa yabancı bir diyarda mı olduğuna aldırmaz, endişesiz bir şekilde hayale dalar. Ayrıca, yalnız olan heykel, elinde mutlaka bir kitap bulunduğu için hiç değilse okuyarak vakit geçirir.
Bir Byron hayranı, bu bulvardan geçecek olursa üzülür ve niçin buraya Byron değil de Puşkin yerleştirilmiş, diye sorar.
-Niçin, sorusuna isteseniz de sebebini bilmediğiniz için cevap veremezsiniz. Uzun bir duraklamadan sonra, -Ben
Puşkin hayranı olduğum için, diyerek yarı övünme yarı şaka karşılık verirsiniz. Fakat dostunuzun başka bir şaire duyduğu sevgiyi küçümsemekten korkarak yalana devam edersiniz: “Puşkin Özbekistan‟ı sevdiği için. Puşkin ile onu öldüren Dantes arasındaki düellonun sebebini biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi var: Özbekistan.” Byron‟a hayran olan, size bir deliye bakar gibi bakar, yüzünüzdeki ciddiyeti görünce şaşkına döner. Varsın dönsün. Bunun sizinle alâkası yok. Siz Puşkin‟i seviyorsunuz ve siz onun orada durmasını haklı göstermek için her türlü yalana hazırsınız. Büyük şairin etrafını saran Taşkentli ağaçlar ise, aheste türkü söylerler. ġark insanı genellikle türkü dinlerken başını gayri ihtiyarî âhenge uygun şekilde sallamaya başlar. Fakat ne yazık ki bu iş heykellerin elinden gelmez. Bilhassa Puşkin‟in. Çünkü, Avrupa‟da baş sallanmaz; Avrupalılar her âhenge ayaklarıyla tempo tutarlar.
Puşkin bulvarından geçen her yolcu, şairin sessiz bir şekilde ayağıyla tempo tuttuğuna, tanımadığı bir milletin müziğini bronz vücuduyla dinlediğine şahit olur. Ġşte bu bulvarda, bir büyük sima daha varmış. Bu yazarın adına dikilen heykeller dünyanın her köşesinde olsa gerektir. Onun heykeli Londra‟nın hangi caddesine dikilmiştir?
Paris‟in hangi bulvarına? Onun heykeli, herhalde Taşkent‟in en güzel kavşağında durmaktadır. Yanından geçerken büyük proleter yazarın, sizin gibi sıradan insanları ne kadar çok sevdiğini iyi bildiğiniz için önünde saygı ile eğilir, selâm verirsiniz: -Sizi hangi rüzgâr attı bu taraflara, Aleksey Maksimoviç?! Elbette heykel size dönüp de bakmaz.
Evvelâ heykellerin boynu çok sert olduğundan dönmek için onlara en az yüz yıl zaman lâzımdır. Ayrıca sorunuz son derecede çocukça. Zira sizi ve bizi savuran hafif bir rüzgâr, heykelleri yerinden bile kıpırdatamaz. Onları ancak çok büyük sosyal hadiseler, en azından inkılâp boranı uçurabilir
Bilhassa Taşkent gibi uzak bir şehre.
Eğer heykeltıraş ileriyi görebilen bir sanatkâr olursa, yarattığı heykeller de ileriyi, çok ileriyi görür. Veya heykeltıraş hareketli, mücadeleci olursa, eserini de tahayyül ettiği şekilde, hareketli tarzda yapar. “Fırtına kuşu hakkında şarkı”nın yazarı büyük Gorkiy heykeli bu şekilde, şiddetli fırtına şeklinde tasvir edilmiştir. Eğer heykeldeki bu şiddet samimî olur da bizim gözümüzü yanıltmazsa, Aleksey Maksimoviç bir gün kendi krallık kaidesinden pat diye inerek kavşaktan geçip telefon kulübesine gider. Heybetli Gorkiy hiç bu küçük bölmeye sığar mı? O elini öfkeyle sallayarak geldiği yoldan geri dönüp bulvara girer. Yoldan geçenleri, şoförleri, camlı dükkândaki satıcıları ve berber dükkânındakileri şaşırtarak doğruca Puşkin‟in yanına gelir. Bir yerde dikilmekten yorulan adam, fazla iltifata o kadar lüzum görmez. Bunun için Gorkiy, hayale dalan Aleksandr Sergeyeviç‟e elini tereddütsüzce uzatır:
-Tanışalım, proleter yazarı Gorkiy. Puşkin, “proleter” ve “Gorkiy” kelimelerinin mânâsını anlamadığı için mi, yoksa hâlâ hayal kurduğu için mi bilinmez, bir an şaşırır, kendine geldikten sonra kaidesinden sıçrayarak yere iner:
-Tanışmaktan memnunum. Fakat affedersiniz, söyler misiniz, ben neredeyim? -Bunun önemi yok, azizim Aleksandr Sergeyeviç, der Gorkiy vakur ve asabî bir üslûpla, herhalde biz Rusya‟da değiliz. Daha açık söylemek gerekirse, siz benim durduğum memlekettesiniz.
Büyük Puşkin, hemen bu kinayeli şakaya uygun cevap verir:
-Biliyor musunuz, ben ak kayınları çok özledim. ġimdi birden özledim. Gidelim mi? Gorkiy, sadece kayınları değil, büyük Volga nehrini, Nijniy-Novgorod‟u, sevgili dostu Vladimir Ġlyiç‟i özlediğini sayıp dökmek ister, fakat realistin vakarı buna mani olur.
-Ben biraz evvel Moskova‟ya telefon etmek istemiştim, fakat olmadı. Şimdi, bizim bir çaresini bulup gitmemiz lâzım. Ancak azizim Aleksandr Sergeyeviç, siz etrafınıza bakıp da şaşırmayınız, ben size yolda giderken anlatırım. ġimdi mutlaka Rusya‟ya gitmemiz gerek. Böylece iki büyük sima sabah uçağına bilet alırlar.
İkisi uçakta sohbet ederek giderlerken Aleksey Maksimoviç birden yerinden kalkar:
-Eyvah, Aleksandr Sergeyeviç, asamı unuttum!
-Üzülecek bir şey yok, Gorkiy cenapları, asanızı Moskova‟dan haber verir aldırırız. Aleksey Maksimoviç, “cenap” kelimesinin hakaret ifade ettiğini yol arkadaşına anlatmak ister, fakat onun hayali, sevgili asa ile meşgul olduğu için elleri iki yanında kalakalır.
-Azizim, haber veririz, lâkin nereye haber veririz, biz ayrıldığımız şehrin adını bilmiyoruz ki… Heykellerdeki hareketlilik tasviri, ilhamın eseri olarak gözümüzü yanıltmazsa, onlar, bir gün kendi kaidelerinden mutlaka iner ve arzu ettikleri yere, kendi vatanlarına giderler. Büyük şahsiyetlerin hayranları olan bizlere gelince, onların unuttukları meşhur asa için yeni bir müze kurarız. 1979 (Közi Tiyren Derd, s. 66-70)